21 Temmuz 2013 Pazar

Kitapçı deyip geçme.

Kendimle övünmeyi hiç sevmem ama kitap bağımlısı bir kızım. Yani bırakın kitap okumayı, çok sevmeyi, kitap sayfalarını hızla karıştırıp koklayan, bir kitabın en heyecanlı yerinde asla bırakmayıp, sonuna kadar okuyan tiplerdenim yani. Eskiden olsa bu tiplere "asosyal" denirdi. Şimdi "entektüel" deniyor. Artık siz de nasıl diyorsanız işte. Gerçi kitap okumanın hiç bir kötü yanı olmadığı gibi sayamadığımız kadar da yararı var. "En deli saçması şeyi bile oku. En azından deli saçması ne demek onu öğrenirsin" mantığında hareket ettiğim için, ben en kıytırık kitapları bile okurum, böyle de bir yapım var. Yeri gelir tarih, biyografi, yeri gelir gençlik, aşk, zart zurt. Zaten "ben her zaman bilmem ne türünde okurum" diyen insan külliyen de yalan söylüyordur. Yani sen bir kitabı beğeneceksin, hoşuna gidecek, almak isteyeceksin ama türü senin okuduğun türden değil diye almayacak mısın? Hadi ordan be.

-Ya bu kitabı çok beğendim ben, konusu falan çok güzel de ben hep tarih okurum. Bilmem ki..

Yahu kadın kendine görücü seçmiyorsun, ne bu naz? Kitabı beğenmişsin, konusunu beğenmişsin, almak istiyorsun. Daha ne, işte mutlu son. Yani böyle "ay ben bunu okuyamam ama güzel miş, bilmem ne" diyen insanlardan uyuz kapıyorum gerçekten. "Kitabı beğendiysen türü mü batıyor sana?" diye sorarlar adama. Ama yok, illa tek tür olacak. O an sırf türü sürekli okuduğu türden farklı diye kitabı almaktan vazgeçen bir vatandaş görsem şaşırmam yani.


Gerçi ben geçenlerde yine böyle kitap okuyan  kesimin enteresanlığını gördüm bir kitapçı da. Tüm gün tiyatro da ölüp, ölüp dirilmişim, bir an önce taksiye atlayıp gitme hayalindeyim. Bindiğim taksici amca da bana İstanbul'un yazları hep boş olduğundan bahsediyor. Bu muhabbeti tıkanmış trafiğin ortasında neden açtıysa artık. Be amca, iyi hoşta, nasıl İstanbul yazları boş oluyor yahu. İstanbul yazları boşsa, bu trafiktekiler kim? 21. yüz yılda teknolojik bir şekilde Roma'yı feth etmeye giden askerler gibi arka arkaya dizilmiş bir dünya arabanın ortasındayız, nesine sen İstanbul boş diyorsun. İstanbul dolu olmasın da, hangi şehir dolu olsun yani?
Aslında sinirim taksici amcaya değil de, yorgun argın tıkılı kaldığım İstanbul trafiğineydi. Yani tek istediğim o an o trafikten kurtulup yemek yemek!
Trafik açılıp, ben Beşiktaş'a gelince, bir nebze de olsa sinirim geçti ve almam gereken oyun aklıma geldi. Köşedeki büyük kitapçıya giriverdim bende hemen. Aman, aman o nasıl kalabalıktır öyle. Sanırsın birinin cenazesi bizim kitapçıdan kalkacak.
Kitapçıdayken fark ettiğim bazı şeyler de oldu tabii o an. Mesela, mesela...

NTV yayınları okuyucuları. Aslında bununla ilgili pek bir fikri olmayanlar:

Bu türdeki insanlar NTV'nin yayınlarını entektüel, kültür patlaması doruklarındaymış edasıyla sorup, aslında bu yayınla ilgili pek bilgisi olmayan insanlar oluyor. Tabii gayet de bilinçli ve takdire şayan olan okuyucular da var ama ben hep ilk kategoriye denk geldim. Neden derseniz kadın alacağı NTV yayınlarının yazarını bilmiyor, hadi onu geçtim kitabın adını bilmiyor.

-Pardon ben NTV yayınlarından bir kitap soracaktım.
-Tabii. Yazar ve kitap adı nedir?
-Valla pek bilmiyorum da. Kapağında siyah giyinimli bir adam var. Kitap yazısı da kırmızı renkte

Ha oldu. Hemen buldurtursun kitabı. Kadın kitabın yazısının rengini aklında tutmuş ama yazarı ve kitabın adından bir haber.

Sırf okumak için popüler kitaplar raflarından kitap alanlar:

Bu kişiler de genel de herkes "okuyorsa kesin güzeldir, ben de okuyayım" mantığıyla hareket ederler. Kitapçıların aslında pek satılmayan kitapları top on rafına koyup, kapış kapana kitapları sattığını herkes bilir. Tamam, belki herkes bilmez ama ben bilirim yani. Siz de öğrenmiş oldunuz işte. Herkes okuyor diye bir kitap güzel midir, değil midir tartışılır da, kitabın arka kapağını okumadan, içini biraz incelemeden tak- raftan kitabı alıp kasaya gelen insan da çok gördüm yani. Bu eve gidince cidden kitabı okuyacak mı, yoksa kitap muhabbeti arasında "haaaa ben onu okudum süperdi gerçekten" diye okumadığı kitapla ilgili k*çından yalan mı uyduracak merak ediyorum.

Aslında sayılacak çok kategori varda. Ben kitapçıya girdim ve tiyatro-sinema bölümünün olduğu üst kata çıktım. Üst kattaki kitapçı benim kanki gibi zaten. O kadar sık gidiyorum, o kadar çok görüyor ki beni, adam yakında bir yere giderken katı bana emanet falan edecek.

-Sen burdasın nasıl olsa. Neyin nerde olduğunu da öğrendin. Ben bir sigara içip, geleyim aşağı da sen göz kulak ol buraya.

-Ya beste benim acil bi işim var, dükkan sana emanet.

Hatta daha da abartayım;

-İstifa edicem, yerime sen çalışır mısın?



O kadar sık gidiyorum yani. E bana da yakın olunca, haliyle tiyatrodan çıkınca kitapçı kapanana kadar orda, kitap bakıyorum bazen. Beni görür görmez hemen hoş geldin, naber falan dedi canım. Yine klasik ilk konumuz İstanbul trafiği oldu. Zaten on dakikaya kadar bu yüzden burnumda soluyordum, konusu açılınca yine bir sıkıntı bastı içimi. Sonra ben aradığım kitabı sordum, o da yoktu. Çok seviyorum bu kitapçıyı aslında. Hem kafesi var, kitabımı alıp rahat rahat oturuyorum, kahvemi içiyorum falan çok huzurlu bir yer- ama maalesef bu zamana kadar oyun olarak tek bulduğum kitap Matmazel Julie. Ben mi en bulunmaz oyunları soruyorum, onlarda mı doğru düzgün tiyatro oyunu yok bilmem de, ne zaman gitsem bilgisayar kayıtlarında aradığım kitabın hiç gelmediğini söylüyor adam. Tiyatro da tüm gün çalışıp, İstanbul'un trafik yorgunluğu  da üstümdeyken, bir de aradığım oyunu bulamamak iyice çaresizleştirdi beni.

O anda bir kadın geldi ve bir kitap sordu. Kadın dediysem, küçük kadın gibi giyinmiş yirmili yaşlarında bir kız. Sorduğu kitabın ismi ve yazarı yok. Sadece değişik olarak kitabı aldığı gün, saat ve tarih var. Böyleleri de varmış dedim içimden.

-Merhaba ben bir kitap almıştım da burdan...
-Kitap neydi?
-Bilmiyorum. Üç hafta önce, salı günü saat altı buçukta almıştım. Maalesef kaybettim, tekrar alabilir miyim?

Ben çocuğun yerinde olsam kızı balkondan aşağı atardım, tüm rafları kızın üstüne yıkardım, Gazeteye kızı haber yapıp Taksim meydanına çıkarak elaleme rezil ederdim. Tamam, çok kötü kalpli bir insanmışım gibi düşündünüz de... yahu üç hafta önce aldığın kitabı soruyorsun, kitabın ne ismini ne yazarını biliyorsun, e pes! Altı buçukta aldığını unutmamışsın da, yazarı ve adını hatırlamak zor gelmiş.  "NTV yayınlarını soran kadın bile senden zeki çıktı be" dedim o an içimden. Tamam o da yazarın ve kitabın adını bilmiyordu ama en azından kapağını hatırlıyormuş. Yazının renginin kırmızı olmasını bile unutmamış, utan. Ben böyle düşünürken bir de kızın tam süzme sarışın olduğunu düşündüm. Süzme sarışın kelimesini de şuan kendim uyduruverdim. Aslında normalde süzme salak denir halk arasında.
O an kitapçıya bir acıdım, bir acıdım. Resmen açıp kollarımı "geçer, geçer... Daha öncekiler gibi, buda geçer" demek istedim. Şu kitapçıların durumları bazen cidden zor. Her gün bunun gibi kaç salak geliyordur kim bilir.

2 yorum:

  1. Güzeldi Beğendim ve Kitap okumayı daha doğrusu yazıları bile sıkılarak okuyan birisi olarak severek okudum diyebilirim . Hatta Yazına karakterini katmış bildiğin seni dinlerken ki tavrını okurken gördüm :) bunuda ben uydurdum OKURKEN GÖRDÜM :))
    Ayhan Karadağ

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkürler, beğenmenize sevindim :) Gerçekçi, samimi ve mış gibi olmamaya çalışıyorum. Yazılar kendi düşüncelerim zaten, kendim olarak yazıyorum elbette. Beğenmenize ve okumanıza çok memnun oldum :)

      Sil